Design by Play Casino

REKLAM

GELENEKSEL HALK TİYATROSU (Karagöz, Orta oyunu, meddah, köy seyirlik oyunları)

Yazdır
1 1 1 1 1 Değerlendirme 3.75 (8 Oy)
Üst Kategori: TÜRK EDEBİYATI Kategori: Halk Edebiyatı
Yayınlanma: Pazartesi, 14 Şubat 2011

GÖSTERMEYE BAĞLI EDEBÎ METİNLER (TEMAŞA)

Yaşanan, görülen ya da duyulan olayların başkalarına aktarılmasında insanoğlu yüzyıllar boyunca şu iki yöntem­den yararlanmıştır: Anlatma ve gösterme. İletişimin bu vazgeçilmez yöntemleri günümüzde de geçerliğini koru­maktadır. Söz gelimi sınıfta gerçekleşen bir olayı, o olaya şahit olmayan arkadaşlarına aktarmak isteyen bir öğren­ci ya olayların oluş sırasını dikkate alarak "Önce şöyle oldu, o şunu söyledi, ardından diğeri de şunları söyledi, son­ra da şunlar şunlar oldu..." gibi cümleler aracılığıyla o olayı anlatacak (öyküleme) ya da kendisini o olayı gerçek­leştirenlerin yerine koyarak o olayı canlandıracaktır (dramatize etme).

Birçok iletişim çeşidinde geçerli olan bu yöntemler, edebiyata da yansımış; buna bağlı olarak edebiyatta anlatma­ya ve göstermeye bağlı edebî metinler oluşturulmuştur.

Göstermeye bağlı edebî metinler günümüzdeki yaşarlığını tiyatro metinleri aracılığıyla sürdürmektedir. As­lında tiyatro, kendine özgü kuralları olan, edebiyattan farklı ama edebiyatla içli dışlı olan bir sanat dalıdır. En basit şekliyle "insan yaşayışının sahnede canlandırılması sanatı" olarak tanımlanabilecek tiyatronun edebiyatla iliş­kisi, repliklerin yer aldığı tiyatro metinlerinin birer kurmaca metin olmasıyla açıklanabilir. Tiyatro metinleri, sa­natsal gerçeklik temelinde oluşturulmuş, dilin şiirsel işlevde kullanılmasıyla meydana getirilmiş, "bağlam"a bağlı olarak farklı anlamalara ve yorumlamalara uygun edebî metinlerdir.

Edebiyat hemen hemen en eski sanat dalıdır. Çünkü insanoğlu, çağlar boyunca en temel insanî özellik ve ihtiyacı olan "kendini ve doğayı ifade etme" eylemini gerçekleştirmiş, bunu da seslerden kurulu en doğal sanatsal malze­me olan "dil" aracılığıyla yapmıştır. Yeryüzünde "söz"ün, "konuşma"nın, "sözlü iletişim"in var olmasıyla birlikte ede­biyat sanatı da ilk ürünlerini vermeye başlamıştır. Ama bu ilk ürünlerle günümüzdeki edebî ürünler arasında çok fark vardır. Çünkü günlük yaşam, insanoğlunun yaşama, olay ve olgulara bakışı, zaman içinde değişmektedir. Ha­yatla arasında kopmaz kökler bulunan, kendi varlığını insanın var olmasına borçlu olan edebiyat sanatının, bu de­ğişimin dışında kalması beklenemez. Kısaca hayat ve insan değiştiği için edebiyat da değişmektedir. Bu an­lamda göstermeye bağlı edebî metinlerde de zaman içinde türlü değişiklikler olmuştur. Bu değişimin Türk edebi­yatındaki seyri incelerken "geleneksel Türk tiyatrosu" ve "modern Türk tiyatrosu" ayrımından hareket edece­ğiz.

Tiyatro sanatı; temelde yazar, eser ve oyunun icra edilmesi (temsil)iyle varlık kazanır. Yazar, imzası belli bir kişi olabileceği gibi, bilinmeyen bir kişi ya da topluluk da olabilir. Eser, ya yazılı bir metindir ya da ana hatları önceden belirlenmiş fakat dile getirilmesi oyuncuların ustalığına bırakılmış sözlü bir metindir. Tiyatro sanatının en önemli öğesi "temsil"dir. Çünkü tiyatro metinleri, okunsun diye değil oynansın (temsil) diye yazılır. Bu, tiyatro metinlerini diğer edebî metinlerden ayıran en önemli özelliktir. Oynanmayan bir tiyatro eserinin gerçek anlamda var olduğun­dan söz etmek güçtür.

Geleneksel Türk tiyatrosu dört alt gelenekten oluşur: Karagöz, orta oyunu, meddahlık, köy seyirlik oyunları.

"Tiyatro" sözcüğünün Osmanlı Türkçesindeki karşılığı "temaşa"dır.

KARAGÖZ

Geriden ışıkla aydınlatılmış bir perde arkasında hareket ettirilen resimlerin gölgelerinden yararlanılarak oynatılan oyuna "gölge oyunu" denir. Birçok milletin kendine özgü gölge oyunu vardır. Türk milletinin gölge oyunu geleneği olan "Karagöz"ün başlıca özellikleri şunlardır:

1. Karagöz oyunu, aslında birçok yeteneğe sahip bir sanatçının tek başına yaptığı sanatsal bir gösterimdir, Bu gösterimi yapan kişiye "hayalî" ya da "hayalbâz" denir. Hayalî, el mahareti olan; kadın, çocuk, farklı er­kek sesleri çıkarabilen; çeşitli etnik unsurların ağız farklılıklarını taklit edebilen; oyunun ritim ve temposunu belirleyebilen, oyundaki kişilerin hareketlerini düzenleyebilen ve gölgelerini perde üzerine ustaca düşürebilen; oyun gereçlerinin büyük bir bölümünü hazırlayabilen, bunları deve dersinden ya da mukavvadan kesip boya yan kişidir.

2. Karagöz oyunlarında, doğrudan yazılı bir metne bağlı kalmak söz konusu değildir. Modern tiyatroda oyunu sah­neye koyan yönetmenin amacı, tiyatro metnini, metinde değişiklik yapmadan sahneye aktarmaktır. Karagöz'ün yönetmeni sayılabilecek "hayalî"nin ise yazılı bir metni olduğu gibi sahneye aktarmak gibi bir kaygısı yoktur. Bu oyunların yazılı metinlerinin olmaması, "hayalinin Karagöz oyununda her şeyiyle özgür olduğu anlamına gel­mez. Karagöz, yüzyıllar içinde kendi geleneğini oluşturmuş bir tiyatro türüdür. Bu oyunların yazılı metinleri yoktur ama ana hatları önceden belirlenmiş fakat dile getirilmesi "hayalî"nin ustalığına bırakılmış söz­lü metinleri vardır.

3. Karagöz oyunundaki kişilerinin özelliklerini dikkate aldığımızda bu kişilerin Modern Dönem edebiyat eserleri in­celemelerinde kullanılan bir terimle birer "tip" olduğunu söyleyebiliriz. Bu tiplerin en önemlileri "Karagöz" ile "Hacivat'tır.

Karagöz, öğrenim görmemiş ama ince anlamlı, düşündürücü, sakalı sözler söyleyebilen (nüktedan), ağzına ge­leni söylemekten çekinmeyen zeki bir tiptir. Hacivat ise biraz öğrenim görmüş, gösteriş meraklısı, kendini be­ğenmiş, yarı aydın bir tiptir. Karagöz oyununda yer alan diğer tipler, perdeye sadece Karagöz ve Hacivat'la ko­nuşmak için gelir ve konuşmaları bitince perdeden ayrılır. Bu tiplerin en önemlileri şunlardır: Kastamonulu, Kayserili, Bolulu, Eğinli, Arap, Acep, Arnavut, Laz, Kürt, Rumelili, Muhacir, Ermeni, Yahudi, Rum, Bebe­ruhi, Tiryaki, Kekeme, Sarhoş, Tuzsuz Deli Bekir, Çelebi, Köçek, Zenne.

4. İmparatorluklar, içlerinde birçok etnik öğeyi barındıran, zengin kültürel dokulara sahip yapılar­dır. Karagöz oyununu, bir impa­ratorluk olan Osmanlı'nın, ha­yal perdesine yansımış şekli olarak değerlendirmek mümkün­dür. Karagöz oyununda, Osman­lı toplumunda yer alan farklı etnik unsurlara yer verilmesi; zaman içinde halk, tekke ve divan şii­rinin, halk ve sanat müziğinin, köçek, çengi gibi karakterlerin ve halk oyunlarının bu oyunlarda yer bulması, Osmanlı'nın bir im­paratorluk olmasıyla açıklanabi­lecek bir durumdur.

5. Müzik, Karagöz oyunlarının vazgeçilmezlerinden biridir.

Her tipin perdeye gelişinde ve oyunun sonunda, bazı oyunlarda da sahneye çıkan köçeklerin oy­nadıkları oyunlar sırasında müzi­kal öğelerden faydalanılır.

6. Karagözcülük geleneği, usta-çırak ilişkisi içinde yaşarlığını yüzyıllarca devam ettirmiştir.

7. XVI. yüzyıldan itibaren günlük hayatımızın bir gerçeği olarak karşımıza çıkan Karagöz oyununun nasıl ortaya çıktığıyla ilgili pek çok rivayet vardır. Bunların en bilineni şudur:

8. Karagöz, kesintisiz biçimde oynanan dört bölümden oluşur: Mukaddime (giriş), muhavere (söyleşme), fasıl, bitiş.

Mukaddimede önce perdeye "göstermelik" adı verilen çiçek, ağaç, gemi gibi süsler konur, sonra da "nâreke" denilen kamıştan yapılmış bir düdüğün sesi olan "nâreke zırıltısı" ile bu göstermelik kaldırılır. Oyunun asıl kahramanlarından olan Hacivat müzik eşliğinde bir semaî okuyarak perdeye çıkar:

Orhan Bey Bursa'yı fethettikten sonra kendi adına bir cami yaptırmaya başlar. Irgatbaşı Hacı Evhadüd-din (Hacivat) zarif ve bilgili bir adamdır. Asıl adı Samakoflu Bali Çelebi olan Karagöz ise okumamış, halktan biridir. Ancak her ikisi de nüktedan ve hazır cevap kimselerdir. Bunların karşılıklı şakalaşmaları, kendilerini seyreden işçileri de oyalamaktadır. Cami inşaatını kontrol etmeye gelen Orhan Bey, işlerin ilerlemediğini görür. Hızlı çalışılmasını emretmesine rağmen öbür gelişinde de işlerin ağır gittiğini görün­ce bunun nedenini sorar ve öğrenir. Karagöz'le Hacivat'ı dinlemek ister. İki arkadaş Orhan Bey'e ca­miyle birlikte bir de hamamın yapılması gerektiğini anlatan bir "Hamam muhaveresi" oynasalar da padi­şah bundan pek bir şey anlamaz.

Orhan Bey, daha sonraki gelişinde de işlerin yürü­mediğini görünce iki arkadaşın başlarının vurulması­nı emreder. Bunu işiten Hacivat iki yumruğunu sıkıp sakalının altında birbirine vurarak "Taş üstünde taş kalmasın!" diye beddua eder. Ölümü hiçe sayan Ka­ragöz ise sağ elini şöyle bir sallayıp "Adam, sen de..." deyip boynunu cellâda uzatır. Bundan dolayı Hacivat'ın iki yumruğu çenesinin altındadır, Kara­göz'ün de bir eli durmadan hareket etmektedir.

Orhan Bey, yapının hızla ilerlemesinden memnundur. Ancak bir gelişinde bir işçinin aynı taşı yukarıya kadar çı­kardığını, yerine koymadan tekrar aşağıya taşıdığını görür. Sebebini sorduğu zaman Hacivat ile Karagöz'ün ha­mam konulu muhaverelerini hatırlar. Meğer işçinin yıkanması gerekiyormuş; o haliyle de bir ibadethaneye taş konulmasına razı değilmiş.

Hemen emir verilir, bir hamam ile medresenin yapımına başlanır. Karagöz ile Hacivat'ı haksız yere öldürttüğü­nü düşünen Orhan Bey üzülmeye başlar. Üzüntüsünü halk da öğrenir. Vaktiyle diğer arkadaşlarıyla birlikte Ka­ragöz ile Hacivat'ın da gittikleri dergâhın şeyhi "Küşterî" de bunu işitir. Hemen eski arkadaşlarının ölmediğini ya­yar. Beyin huzuruna davet edilir. Sarığından bir perde yapar, arkasından da mum yakar. Sonuçta gölge oyunu iki ölünün perde gerisinde şekillendirilip seslendirilmesiyle başlamış olur. Şeyh Küşterî de "hayalîlerin piri olur.

“Hay … Hak !” diyerek söze başlar ve perde gazeli okur. Sonra seyirciyi selamlar. Karagözü tahrik edip perdeye getirecek sözler söyler, gazeller okur.

Bu gürültüye kızan, oyunun diğer kahramanı Karagöz, perdenin sağ alt köşesinde Hacivat'ın üstüne atlar ve ikisi arasındaki kavga başlar. Hacivat kaçmak zorunda kalır ama sinirlerinin yatışmasıyla tekrar perdeye döner ve muhavere (söyleşme) bölümü başlar. Karagöz ile Hacivat arasındaki muhaverenin komikliği, nükte ve ci­nasa dayanır. Bu nükte ve cinaslar, genellikle Karagöz'ün, dostu Hacivat'ın sözlerini yanlış anlaması ve bunla­ra gülünç anlamlar vermesi sonucu oluşur. Hacivat, bilgisi ve söz ettiği yüksek terbiye kuralları ile Karagöz'ü sersemletmek veya bildiği bazı tuhaf oyunlarla ona eziyet etmek istese de sonunda Karagöz üstün gelir. Mu­havere bölümü Karagöz ile Hacivat arasında geçen ve asıl oyunla ilgili olmayan bir konuşmadır. Bu bö­lüm, önce Hacivat’ın ardından da Karagöz'ün perdeden çekilmesiyle son bulur.

Karagöz oyununda farklı olay örgülerinin gerçekleştiği bölüm “fasıl”dır. Fasıl bölümünde oyunun konusuna göre perdeye gelen tipler, Karagöz’le daha çok azınlık Türkçesiyle ya da mahalli ağızla konuşarak seyirciyi güldürür. Bazen bu konuşmalar Hacivat da katılır. Basit entrikalarla oluşan düğüm yine bu bölümde çözüme kavuşturulur. Hacivat’ın Karagöz’e iş bulması, Karagöz’ün kendisini zor durumda bırakacak işler yapması en çok kullanılan temalardır.

Bitiş bölümünde perdede yalnız Karagöz’le Hacivat bulunur. Daha çok fasıl bölümünde geçen olaylardan ötürü Hacivat, Karagöz’e geçmiş olsun dileğinde bulunur, Karagöz ise buna beddua ile karşılık verir. Hacivat’ın da aynı şekilde karşılık vermesi üzerine Karagöz, Hacivat’a saldırır. Hacivat “Yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber vereyim heman!” diyerek perdeyi terk eder. Karagöz de “Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola. Yarın akşam…. oyununda yakam eline geçerde bak ben sana neler yapacağım.” gibi sözlerle oyunu bitirir.

MEDDAHLIK

Meddahlık geleneğinin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Meddahlık her ne kadar göstermeye bağlı edebi metinler içinde ele alınsa da tam anlamıyla bu sınıflandırma­nın içine girmez. Çünkü meddahlığın temelinde "gösterme" değil, "anlatma" eylemi vardır. Hikâye anlatma sanatı, özellikle Doğu medeniyetlerinde yoğunlaşmakla bir­likte hemen hemen bütün toplumlarda var olan bir gelenektir: İslamiyet öncesi Türk toplumunda ozanlar "ko­puz" eşliğinde eski Türk kahramanlarının hayatlarını anlatırlardı. "Hikâye anlatma" sanatının İslamiyet etkisin­de gelişen yeni medeniyette iki farklı şekilde karşımıza çıktığını daha önce belirtmiştik: Halk hikâyeciliği ge­leneği ve mesnevicilik geleneği. Türk, İran ve Arap toplumlarında var olan meddahlık, çeşitli açılardan halk hikâyeciliğine benzeyen bir gelenektir.

2. Temelinde "anlatma" eyleminin bulunmasına karşın meddahlığın göstermeye bağlı edebî metinler içinde ele alınmasının asıl nedeni, meddahlıkta bütün dünya tiyatrolarının temelini oluşturan "taklit" öğesinin bulunma­sıdır. Meddahlar bir olayı anlatırken sadece olay kahramanlarının (Acem, Arnavut, Çerkez vb.) ağız farklılıkla­rını değil, aynı zamanda çeşitli hayvan seslerini ve doğadaki diğer sesleri de taklit etmişlerdir.

3. Karagöz ve orta oyununda güldürme öğesi ön planday­ken meddahlıkta daha kapsayıcı bir bakış açısı söz ko­nusudur.

4. Meddahlar geniş bilgi dağarcıkları sayesinde anlatıların­da Türk kültür tarihinin önemli parçalarından olan Köroğlu, Battal Gazi, Hz. Hamza ve Hz. Ali'nin kahra­manlık hikâyelerinden Hz. Hüseyin'in zalimce katle­dildiği Kerbala faciasına; İran mitolojisine ve bu mi­tolojinin ölmez yapıtı olan Şehnâme'deki epik hikâ­yelerden İstanbul'daki günlük yaşam sahnelerine ve gerçekçi halk hikâyelerine kadar pek çok öğeye yer vermişlerdir.

5. Meddahlar, taklit yetenekleri ve bilgi dağarcıklarıyla se­yircileri çevrelerinde tutmaya çalışan kişilerdir. Bu kişile­rin sanatlarını sergiledikleri yerler olan kahvehanelerde ve benzeri mekânlarda basit de olsa herhangi bir sahne düzeni yoktur.

6. Meddahlar, sanatlarını icra ederken iki nesneden yarar­lanmışlardır: Mendil ve sopa. Meddah, omzuna attığı ya da doladığı mendili, kadın taklidi yaptığında başörtüsü, yemek yediğini göstermek istediğinde sofra örtüsü ama­cıyla kullanırken yaratıcılığı sayesinde daha birçok işlev­de kullanabilir. Meddah ayrıca oyun sırasında terini sil­mek için de mendili kullanır. Sopa ise kapı çalma sesini veren bir efektte kullanılabildiği gibi anlatılan olaylara bağlı olarak bir saz, süpürge, tüfek gibi de kullanılabilir.

7. Meddahlık geleneği yüzyıllar boyunca usta-çırak ilişkisine bağlı kalınarak devam ettirilmiştir.

8. Meddahlar, hikâyelerine başlarken ve hikâyelerini bitirirken "tekerleme"ye benzeyen söz kalıplarına başvur­muşlardır.

9. Meddahlıkta, doğrudan yazılı bir metne bağlı kalmak söz konu­su değildir. Meddahlar, içinde bulundukları geleneğin yüzyıllar içinde oluşmuş kurallarından, söz ve anlatım özelliklerinden yola çıkarak kendi yeteneklerini seyircilerin beklentileriyle buluşturma­yı başarmış kişilerdir.

10. Meddahların "tek kişilik gösterilerine günümüzde en çok benze­yen sahne etkinliği "stand-up"tur. Şovmenler, meddahlardan farklı olarak gösterilerini sadece güldürme öğesi üzerine kurarlar.

11. Meddahlık, sözlü gelenek içinde var olduğundan ve günümüzde de bu sanatı geleneksel biçimiyle devam ettiren meddahlar bulun­madığından, meddah metinlerinin orijinal şekillerine ulaşmamız çok zordur. Bugün elimizde bulunan meddah metinlerinin birçoğu, 1912-1932 yılları arasında doldurulan taş plaklardan yazıya aktarılmıştır. Günümüz kayıt teknolojilerine göre çok ilkel sayılabilecek

Bu plaklar, meddahlık geleneğinin en önemli belgeleridir. Meddah hikâyelerinin çok uzun olmasına karşın bu plaklardaki kayıtlar, plakların teknik özelliklerinden ötürü beş-altı dakikayı geçmemektedir. Bu da aslında çc uzun bir hikâyenin elde olmayan nedenlerden ötürü kısaltılarak anlatılması yani hikâyenin orijinal yapısının bozulması sonucunu doğurmuştur.

ORTA OYUNU

Orta oyunu, en kısa ifadeyle "Karagöz'ün gerçek kişiler aracılığıyla canlandırılmış şekli"dir. Geleneksel Türk tiyatrosunun modern tiyatroya en çok benzeyen çeşidi olan orta oyununun diğer özellikleri şunlardır:

1. Orta oyunu da geleneksel Türk tiyatrosunun diğer türlerinde olduğu gibi yazılı bir metne bağlı kalınarak oy­nanan bir oyun değildir. Yüzyıllar içinde kendi geleneğini oluşturmayı başarmış bir tiyatro türü olan orta oyu­nunda yazılı metinler yoktur ama ana hatları önceden belirlenmiş fakat dile getirilmesi oyuncuların ustalığına bırakılmış, doğaçlama ile zenginleşen sözlü metinler vardır.

2. Orta oyunu, etrafı çepeçevre seyircilerce kuşatılmış yuvarlak bir açık alanda oynanır. Orta oyununun icra edil­diği yere yani modern tiyatrodaki adıyla "sahne"ye, orta oyununda "meydan" denir.

3. Orta oyunundaki kişiler, birer "tip"tir. Bu tiplerin en önemlileri "Kavuklu" ile "Pişekâr"dır. Pişekâr, Karagöz oyunundaki Hacivat’ın, Kavuklu ise Karagöz'ün karşılığıdır. Oyundaki diğer önemli tipler şunlardır: Zenne (kadın kılığına girmiş erkek oyuncu), Çelebi, Tiryaki, Beberuhi, Laz, Kastamonulu, Kürt, Arnavut, Arap, Acem, Rum, Ermeni, Yahudi.

Bu kişilerin farklı etnik köken ve dinlerden olmaları, bu oyunların ortaya konduğu zaman diliminin en yalın ger­çekliğidir. Bir imparatorluk olan Osmanlı'da farklı dinlere ve etnik kökenlere sahip insanların yüzyıllar boyunca birlikte yaşamaları, orta oyununda bu kişileri temsil eden tiplerin yer bulması sonucunu doğurmuştur.

4. Müzik ve raks (dans), orta oyununun en önemli unsurlarındandır.

"Zurna" ve "çifte-nâra" gibi nefesli ve vurmalı çalgılarla söylenen türkü ve şarkılarla "köçeklerin yaptıkları danslar başından sonuna kadar oyunda yer alır.

5. Orta oyunu, usta-çırak ilişkisine bağlı olarak yaşarlığını devam ettirmiştir.

6. Orta oyunundaki dramatik örgü, güldürü amacı üzerine kurulmuştur. Bu da çoğunlukla taklit, benzetme, yan­lış anlama ya da anlamazlıktan gelme gibi öğelerden yararlanılarak sağlanmıştır.

Ortaoyunu, her oyunda aynı olan dört bölümden oluşur:
Giriş, muhavere, (karşılıklı konuşma) fasıl ve bitiş.

GİRİŞ
Zurnanın Pişekâr havasını çalmasından sonra elindeki şakşakla meydana giren Pişekâr, seyircileri temenna ile selamlar ve Zurnacıyla karşılıklı konuşarak, oyunun adını duyurur.

MUHAVERE
Zurnacının çaldığı kavuklu havasından sonra, Kavuklu palangaya(meydan) girer. Arkasında Kavuklu-arkası vardır. Muhavere bölümü de ikiye ayrılır: Arzbar; tekerleme. Arzbar bölümünde Kavuklu ve Kavuklu-arkası birbirleriyle çekişerek konuşurlar, sonra Pişekâr'm farkına vararak onunla konuştuktan sonra tanış çıkarlar. Birbirlerine kim olduklarım açıklarken, seyirci de oyunun başkişileri konusunda bilgi edinmiş olur.
Tekerleme bölümü Kavuklu'nun söylediği bir tekerlemeyle başlar, sonra Kavuklu inanılmayacak bir olayı anlatır. Bu arada Pişekâr, kimi kez anladığını belirten yanıtlar verir, kimi kez sorular sorarak açıklanmasını ister. Daha sonra, Kavuklu'nun anlattıklarının uydurma ya da düşsel olduğu anlaşılır.
Arada bir, ikisi çene yarıştırırlar, çekişirler. Muhavere bölümündeki bu esprili çene yarıştırma ve söz çekişmesi özelliğinden dolayı, kimi araştırmacılar ortaoyununun oynandığı meydanı, "meydan-ı suhan (söz meydanı)" diye anmışlardır.
Ortaoyununun en önemli bölümü olan muhavere bölümünde anlatılanlar daha çok Kavuklu'nun hazırcevaplığı ve espri gücünü göstermek üzere düzenlenir, asıl oyun olan fasılla bir ilgisi yoktur.
Kavuklu'ya çıkan sanatçının sanat gücünü, konuşmadaki ustalığı kadar, bildiği tekerleme sayısı da belirler.

FASIL
Tekerlemeden sonra gelen fasıl bölümünde, Pişekâr'ın aracılığıyla ev ya da dükkân kiralayan Kavuklu, sürekli meydanda kalarak, sırasıyla girip çıkan Zenne, Çelebi, Kayserili, Rum, Acem, Laz, Matiz gibi taklit tipleriyle çene yarıştırır. Oyunun adı da Kavuklu'nun işiyle ilgili olur (Fotoğrafçı, Eskici Abdi, vb.). Palangaya(meydan) sırayla girip çıkan çeşitli tipler belirgin özellikleriyle taklit edilerek canlandırılır. Fasıl bölümünde canlandırılan tiplerin ve olayların birbiriyle ilgisi pek yoktur. Eksen kişi olarak Kavuklu, bunları birbirine bağlar ve oyunun sürekliliğini sağlar.

BİTİŞ
Pişekâr, bu bölümde oyunun bittiğini, kimi oyunlarda da bir sonraki oyunun adım ve yerini bildirir. Temenna ile seyircileri selamladıktan sonra, öteki oyuncularla birlikte meydandan çıkarken zurna, Ey Gaziler, İzmir Marşı gibi havalardan birini çalar.

KÖY SEYİRLİK OYUNLARI

Köy seyirlik oyunları, sadece Türklerde değil Kızılderililerden Eskimolara, Afrika yerlilerinden Orta Asya toplumla­rına kadar hemen her toplumlarda görülen, mitolojik zamanların izlerini taşıyan oyunlardır.

Modern Dönem öncesi toplumlarında doğa olaylarının değişkenliği ve devingenliği, insanları derinden etkilemiştir. İnsanlar doğa olaylarını büyüler yardımıyla etkileyebileceklerine inanmış; güneşin doğması, yağmurun yağması, ekinlerin bereketli olması, hayvanların üremesi, baharın bir an önce gelmesi için hep birlikte büyü törenleri yap­mışlardır. İşte günümüzde Anadolu'nun birçok köyünde oynanan köy seyirlik oyunlarının temeli, bu zamanlardaki düşüncelere ve bakış açısına dayanır.

Yaşamın merkezinde doğa olaylarıyla mücadelenin yer aldığı, kavmî özelliklerin ağır bastığı, gücü ya da çok önemli bir yeteneği olanın hayatta kaldığı bir zaman diliminin hâkim zihniyetinde şekillenen dolayısıyla ilk ortaya çıkışları binlerce yıl öncesine dayanan bu oyunlar -bugün aynı amaç bulunmasa bile- kutsal sayılan amaçlarla oy­nanmıştır.

Köy seyirlik oyunlarında ak-kara çatışması önemli yer tutar. Tarıma dayalı eski toplumlarda ekim yapılmayan kış ayları "yokluk"; yaz ayları ise "bereket ve bolluk" demekti. İşte yüzyıllar boyunca "kara", bu yokluk dönemlerinin; "beyaz" da bereketli yaz aylarının simgesi olarak algılanmıştır.

Günümüzde köy seyirlik oyunları çoğunlukla köy meydanlarında bazen de köy odalarında, köylüler yani amatör oyuncular tarafından oynanmaktadır. Bu oyunların en önemli makyaj malzemesi, "un"dur. Kostümler ve diğer ak­sesuarlar, köy yaşamının içinden seçilmektedir.

Yorumlar:

Yorumlar  

#1 sonnefes3747 12-05-2014 17:42
abi tmm çok güzelde siz nasıl bu kdar uzuzn yazdınızda biz yazalım

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile

0# - 0# toplist Toplistler Tuesday the 2nd. Design by QualityJoomlaTemplates. EODEV.BIZ
Copyright 2012

©